İlk Tanışma
1988 yılında ilk kez Erzurum’ dayım ve müthiş bir yapı gözüme çarpıyor…
Çifte Minareli Medrese. Öyle heybetliydi öyle göz alıcı ve şimdiye kadar gördüklerimden öyle farklıydı ki hala o ilk karşılaşma anındaki enstantane zihnimde taptaze. Meydanda gözümü alamadığım, yaklaştıkça detayları ile beni kendine daha da hayran bırakan bu yapının bir ilim yuvası olduğunu öğrenmek daha da etkiledi beni. Yapının estetik nitelikleri, bezemelerinde kullanılmış olan sembolik dil ve uygulamalarındaki incelik içinde kayboldum.
Dönemde; ilme, gelişmeye, ortak yaşama ve sanata duyulan saygıya ve ayrılan zamana hayran oldum. Sanatçıların geometriye olan hakimiyetleri inanılmazdı.
Bu şekilde Selçuklu yapılarına ve döneme olan duyarlılığım başlamış oldu. O güne kadar daha çok 17. yy. sonrası Osmanlı gelenek ve yapılarını izleyebildiğim İstanbul’ da tarihten algıladıklarımın ardından, atalarımızın 11. & 12. ve 13. yy. larda sap sade bir üslupla nasıl bilgilerini aktarmayı seçtiklerini her fırsatta izler oldum.
Mimari yapılar görsel anlamda mikro, makro etkileri farklı anlamda ama aynı güçte kendilerini vurguluyorlardı. Sanatçılar ve zanaatkarlar üslupları ile dış görünüşle etkileme gayretinden çok iyice içselleştirdikleri bir bilgiyi hissettirmek ister gibiydiler. Belki de dönemin sanatsal üslubunda böyle bir anlam yakalamaktan BEN mutlu oldum.
Sadelikleri ile basit gibi algılanan bezemeler rastlantının değil hesaplamaların ürünüydüler ve dikkat çekiciydiler.
Erzurum’dan Sivas’a Doğru Selçuklu Mimarisinin İzinde Yolculuk
30 yıl sonra Sivas Divriği Külliyesi’nde de benzeri bir tavrı izlerken aynı heyecanı duydum. Yapının heybetli portalını çevreleyen kabartma motifli bezemeler 13 yy. dan günümüze kadar etkileyici biçimde varlıklarını sürdürmüşlerdi.
Hindistan da Babür’lülerin eserlerinde, geometrinin bezeme ve yapısal unsurlarda maharetli ellerden çıkmış örneklerini izleme şansım oldu. İngiliz sömürgeciliği sonrasında nedense Türk’lerle bağlantısının hissedilmemesi için adları Mugal olarak anılmaya başlanmış. Bu sanatçıların ataları da Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ydu. İki deneyimim arasında geçen 26 yılda Büyük Selçuklu Medeniyetinin ardılları olan beylik veya medeniyetlere ait, uzandıkları her coğrafyada hayranlık uyandıracak benzer eserleri ile karşılaştım .12 yy sonrası Anadolu’ ya beylikler şeklinde yerleşmiş ve bilgi ve sanatlarını aktarmışlardı.
Erzurum Çifte Minareli Medrese’ye, Sivas’da Gök Medrese’ye Divriği Külliyesine bu merakla yaklaştıkça ayrıntılarını görmeye başladım. Özellikle geometrik bezemelerde, içsel bir hissediş ile bir hikâye okur gibi okudum desenleri. Sanki evrende bir değişmez olduğunu anlatıyorlardı. Taşlara ustaca yontulmuş bezemelerin anlattıkları yaşam düzenine benzer birtakım anlamlar görünüyordu bana. Rölyefik bezemelerdeki derinlik, negatif pozitif dengesi, iç içe geçerek kümelenmiş desenler. Sanki bu dengeli düzenli formlar, birleştikçe ve kendini tekrarladıkça farklı boyutta var olan yıldızları ya da bizleri oluşturan hücreleri genetik yapımızı anlatıyor gibiydiler. Desene uzaktan baktıkça bütünle en ufak birimin aynı şeyi hissettirme becerisi veya bilgisi. Hayatı varlık modelimizi hatta hücrelerimizi anlatıyor gibiydiler. Tüm bu bezemelerin hangi niyetle yapıldığı benim araştırma alanım değil. Ben izlerken hissettiklerimden yola çıkarak bu kültürden günümüze neyi aktarabilirim diye kendime sordum ve tasarımlarımı oluşturmaya karar verdim. Bu etkiler ile yarattığım tasarımlarımı “Evrenin Geometrisi” diye adlandırma nedenim budur.
